edebiyat - AYKIZ'IN DÜNYASI - Blogcu



AYKIZ'IN DÜNYASI

Tanım

Duygu ve düşüncelerimi kağıda dökmeyi seviyorum. Yazmak benim hayatım. Ben ruhunu yazarak onaranlardanım. Kendi yazılarımı ve beğendiğim yazıları paylaşmak için bu blogu açtım.



Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım

Kategoriler



Ziyaretçilerim



MySpace Layouts





MySpace Layouts




TV'de Bugün

Image Hosted by ImageShack.us

TV İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ


MySpace Layouts


Arkadaşlarım

reklamci
Image Hosted by ImageShack.us

nells
Image Hosted by ImageShack.us

raciegi
Image Hosted by ImageShack.us

zenci
Image Hosted by ImageShack.us

Özkan Özdemir
Image Hosted by ImageShack.us

elvanglbeycan1983
Image Hosted by ImageShack.us

Ahmet BIÇAKCI
Image Hosted by ImageShack.us

blogekle
Image Hosted by ImageShack.us

bendencesitliyazi
Image Hosted by ImageShack.us

nergizcankul
Image Hosted by ImageShack.us

sabahyildizi
Image Hosted by ImageShack.us

hamzadeniz
Image Hosted by ImageShack.us

noston
Image Hosted by ImageShack.us

polyanna
Image Hosted by ImageShack.us

craz
Image Hosted by ImageShack.us

ozguluntarifleri
Image Hosted by ImageShack.us

selsun
Image Hosted by ImageShack.us

ulkununsepeti
Image Hosted by ImageShack.us

eroman
Image Hosted by ImageShack.us

gunselihakki
Image Hosted by ImageShack.us

tulaybilgin
Image Hosted by ImageShack.us

izmir2023
Image Hosted by ImageShack.us

denizdalgasi
Image Hosted by ImageShack.us

belginguven
Image Hosted by ImageShack.us

aqademic
Image Hosted by ImageShack.us

ferideden
Image Hosted by ImageShack.us

eyferu
Image Hosted by ImageShack.us

paratoner
Image Hosted by ImageShack.us

dikkatli
Image Hosted by ImageShack.us

pasaklikont
Image Hosted by ImageShack.us

berfin1995
Image Hosted by ImageShack.us

mtb1973
Image Hosted by ImageShack.us

efterya
Image Hosted by ImageShack.us

melikeberker
Image Hosted by ImageShack.us

oya bulut
Image Hosted by ImageShack.us

doster
Image Hosted by ImageShack.us

malta
Image Hosted by ImageShack.us

dusbahcesi
Image Hosted by ImageShack.us

Kara Yağız
Image Hosted by ImageShack.us

oyaamma1
Image Hosted by ImageShack.us

adanakigem
Image Hosted by ImageShack.us

izayka
Image Hosted by ImageShack.us

angel921992
Image Hosted by ImageShack.us

ilhankoruyucu
Image Hosted by ImageShack.us

yokolus
Image Hosted by ImageShack.us

yasam seli
Image Hosted by ImageShack.us

karadefter
Image Hosted by ImageShack.us

cevrekulubu
Image Hosted by ImageShack.us

Aydin MERT
Image Hosted by ImageShack.us

handworks
Image Hosted by ImageShack.us

pop95
Image Hosted by ImageShack.us

acelyaxxx
Image Hosted by ImageShack.us

gurunms
Image Hosted by ImageShack.us

gurunlueglence
Image Hosted by ImageShack.us

resimgalerisi58
Image Hosted by ImageShack.us

heaven14
Image Hosted by ImageShack.us

emrestart
Image Hosted by ImageShack.us

HASAN YILMAZ
Image Hosted by ImageShack.us

passions00
Image Hosted by ImageShack.us

07021959
Image Hosted by ImageShack.us

sontrend
Image Hosted by ImageShack.us

alyanakli95
Image Hosted by ImageShack.us

keremcem06
Image Hosted by ImageShack.us

turgaykodalak61
Image Hosted by ImageShack.us

ebrunur
Image Hosted by ImageShack.us

ömer faruk Alpaslan
Image Hosted by ImageShack.us

gullerinkalbi2
Image Hosted by ImageShack.us

gulpembe94
Image Hosted by ImageShack.us

yagmurcagla
Image Hosted by ImageShack.us

merrahh
Image Hosted by ImageShack.us

gegi
Image Hosted by ImageShack.us

cocukcaseyler
Image Hosted by ImageShack.us

yeniguneturku
Image Hosted by ImageShack.us

alsahindex
Image Hosted by ImageShack.us

can12
Image Hosted by ImageShack.us

sohosohbet
Image Hosted by ImageShack.us

cicek12
Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us
MySpace Layouts

MySpace Layouts

MySpace Layouts

myspace layout

MySpace Layouts

myspace layout

myspace layout

Yazarlardan yazar ve kitap önerileri

“Yaz tam da kitap okunacak bir mevsimdir benim için” diye düşünenimiz de az değildir. Çünkü iyi ve derinlikli okumalar için zamanımız çoktur. Ama çoğu kez nerden başlayacağımızı bilemeyiz. Kitap kurdu arkadaşlarımızdan, büyüklerimizden kitap tavsiyelerini alır, çok satanlar listesine göz ucuyla bakmayı ihmal etmeyiz. Biz de “ne okuyalım” sorusuna kapsamlı bir cevap hazırlamak için yazarların görüşlerine başvurduk ve 100’ü aşkın kitabın olduğu uzun bir okuma listesi hazırladık. Listeye Sevinç Çokum, Ayfer Tunç, Cihan Aktaş, Nalan Barbarosoğlu, Ethem Baran, Sadık Yalsızuçanlar, Ömer Erdem, Metin Karabaşoğlu, Can Bahadır Yüce, Emre Aköz ve Ömer Lütfi Mete katkı verdi. Sizlere edebî ağırlığı olan bir liste hazırladık. Biliyoruz ki iyi okur olmanın yolu okumayı sevdiren, dil ve edebiyat zevki veren kitaplara ulaşmaktan geçiyor.

Yazarlara yönelttiğimiz “Yaz tatilinde okunacak 10 kitap öneriniz nelerdir” sorusuna verilen cevaplarda Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve Selim İleri isimleri öne çıkıyor. Can Bahadır Yüce ve Emre Aköz’ün “Klasikleri Niçin Okumalıyız?” kitabını önerilerin birinci sırasına koyması dikkat çekiyor. Yakınlarda çıkan Cemal Süreya biyografisi de üç yazarın listesinde. Yahya Kemal, Turgut Uyar, Oktaf Rıfat, Sezai Karakoç, Hilmi Yavuz, Ebubekir Eroglu ve Lale Müldür listede şiir kitaplarıyla yer alan şairler. Risale-i Nur Külliyatı’ndan iki eser de listeyi tamamlıyor


YAZARLARDAN, YAZ TATİLİNDE OKUNACAK KİTAP TAVSİYELERİ

CİHAN AKTAŞ

Naure Çarkı-Suriye Yolculuğu, Özcan Yurdalan (Agora Kitaplığı)

Ömür Süvarisi, Hüsrev Hatemi, (Dergah Yayınları)

Öptüm Kara Gözlerinden, Metin Önal Mengüşoğlu, (Artus)

1924, Beşir Ayvazoğlu, (Kapı)

Toz, Rasim Özdenören, (İz Yayıncılık)

Kapıları Açmak, Mustafa Kutlu, (Dergâh Yay.)

Batı Mitolojisi, Joseph Campbell, (İmge Kitabevi)

Balık ve Tango, Sibel Eraslan, (Dergah Yay.)

Cinsel Kimlikler, Camilla Paglia (Epos Yay.)

Sert Geçecek Bu Kış, Hayriye Ünal, (Hece Yay.)

AYFER TUNÇ

Tanpınar’la Başbaşa, İnci Enginün-Zeynep Kerman, (Dergah Yayınları)

Kadından Kentler, Murathan Mungan (Metis Yayınları)

Günlükler, Max Frisch (YKY)

Saramago/Körlük (Can Yay.)

Kıyıda, Doğan Yarıcı (YKY)

Oğuz Atay’a Armağan (İletişim Yayınları)

Zavallı, Orçun Türkay (YKY)

Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar, Adorno/Minima Moralia (Metis)

Genom-Bir Türün Yirmi Üç Bölümlük Otobiyografisi, Matt Ridley (Bilim Boğaziçi Üniversitesi Yay.)

Bütün Şiirler, Oktay Rifat (YKY)

Bütün Hikayeleri, Fikret Ürgüp (Okuyanus Yay.)

SADIK YALSIZUÇANLAR

Gece, Bilge Karasu (Metis)

Genç Werther’in Acıları, Goethe

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay (İletişim Yayınları)

Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay (İletişim Yayınları)

Genç Bir Şaire Mektuplar, Rainer Maria Rilke (Cem Yayınevi)

Hızırla Kırk Saat, Sezai Karakoç (Diriliş Yayınları)

Mesnevi-i Nuriye, Said Nursi (Şahdamar Yayınları)

Saatler/Geyikler, Lale Müldür (YKY)

İşitin Ey Yarenler, Mustafa Tatçı, (H Yayınları)

Divan, Turgut Uyar (YKY)

ÖMER LÜTFİ METE

Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Graham Fuller (Timaş Yayınları)

Osmanlı Ordusunda Dört Yıl, Rafael de Nogales (Yaba Yay.)

Türk Korkusu, Özlem Kumrular (Doğan Kitap)

Psikolojik Savaş, Nevzat Tarhan (Timaş Yayınları)

Ölümsüz Atatürk, Norman Itzkowitz, Vamık D. Volkan (Bağlam Yayıncılık)

Doğu ve Güneydoğu- Kabile-Aşiret Yapısı, Orhan Türkdoğan (IQ Yayıncılık)

Türklerin Psikolojisi, Erol Göka (Timaş Yay.)

Yassıada Çığlığı, Hasan Polatkan’ın Savunması (Kızılelma Yayınları)

Kurtuluş Savaşı, Ozman Özsoy (Timaş Yayınları)

Şehit Enver Paşa, Nevzat Köseoğlu (Ötüken)

ETHEM BARAN

Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar (YKY)

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay (İletişim Yayınları)

Sevda Dolu Bir Yaz, Fürüzan (YKY)

Dostlukların Son Günü, Selim İleri (Doğan Kitap)

Yarın Diye Bir Şey Yoktur, Tarık Buğra

(Ötüken Yayınları)

Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş (Doğan Kitap)

Yüzyıllık Yalnızlık , Marquez (Can Yayınları)

Kara Kitap, Orhan Pamuk (İletişim Yayınları)

Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yaşar Kemal (YKY)

Uzak Noktalara Doğru, Cemil Kavukçu

(Can Yayınları)

EMRE AKÖZ

İşte Batı medeniyetine girmek için bekçisi olmayan bir yan kapı: Önce Italo Calvino’nun “Klasikleri Niçin Okumalı?” (Yapı Kredi) adlı denemelerini okuyun. ‘Kalem sincabı’ lakaplı Calvino’nun vereceği şevkle nasıl olsa bu yaz birkaç klasik eser okursunuz.

Rumeli’den 27 Mayıs’a, Kurmay Albay Sami Küçük, (Mikado Yayınları)

1934 Trakya Olayları, Rifat N. Bali, (Kitapevi)

Türkiye’de Dün-Bugün Dönüşümleri, Kolektif (Kitap Yayınevi)

Biraz da Ben Konuşayım, Rıza Tevfik (İletişim Yay.)
????: Web Hattı - Türkiyenin En Güncel Forumu /genel-sohbet/198621-yazarlardan-yaz-tatilinde-okunacak-kitap-tavsiyeleri.html

Yemin Gecesi, Faruk Bildirici (Doğan Kitap)

Şıpsevdi, Hüseyin Rahmi Gürpınar (Özgür Yay.)

CAN BAHADIR YÜCE

Klasikleri Niçin Okumalı? - Italo Calvino (YKY)

Büyü’sün, Yaz! - Hilmi Yavuz (YKY)

Hz. Muhammed’in Hayatı - Martin Lings (İnsan Yayınları)

Cemal Süreya Biyografisi - N. Duruel, F. Perinçek (Can)

Mağdurun Dili, Nurdan Gürbilek (Metis)

Huzur - A. Hamdi Tanpınar (YKY)

Yaza Yolculuk - Tomris Uyar (YKY)

Haraç - Füruzan (Notos)

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra - Barış Bıçakçı (İletişim)

Aylak Adam - Yusuf Atılgan (YKY)

SEVİNÇ ÇOKUM

Günlüklerin IşığındaTanpınar’la Başbaşa, İnci Enginün, Zeynep Kerman, (Dergâh Yayınları)

Dağ - Murathan Mungan, (Metis Yayınları)

Daha Dün Yaşadılar, Mehmet Niyazi- (Ötüken Yayınları)

Biz Babasız Büyüdük, Aşım Cakıpbekov, (Bengü Yayınları)

Edebiyatçılar Üzerine, Elias Canetti, (Payel Yay)

Selim İleri Kitabı- Şimdi Seni Konuşuyorduk-, Handan İnci, (Doğan Kitap)

Deniz Feneri, Virginia Woolf, (İletişim Yayınları)

Çok Şey Yarım Hâlâ, Ayşe Sarısayın, (YKY)

İhtiyar Balıkçı, Ernest Hemingway, (Varlık Yay.)

Kadın Öykülerinde İstanbul, Hande Öğüt, (Sel Y.)

ÖMER ERDEM
????: Web Hattı - Türkiyenin En Güncel Forumu http://www.webhatti.com/showthread.php?t=198621

Don Kişot, Miguel de Cervantes, (YKY)

Cumartesi Yalnızlığı, Selim İleri (Doğan Kitap)

Mor Sarkımlı Ev, Halide Edip Adıvar (Can Yayınları)

Fatih, Samiha Ayverdi (Kubbealtı Neşriyat)

Yunus Emre Divanı

Kendi Gök Kubbemiz, Yahya Kemal (YKY)

Berzah, Ebubekir Eroğlu (YKY)

Şairin Hayatı Şiire Dahil, Nursel Duruel, Feyza Perinçek (Can Yayınları)

Edebiyatın İç Yapısı, Alim Kahraman (Kaknüs Yay.)

Şu Şiir İşçiliği, J.L.Borges (De Ki Yayınları)

NALAN BARBAROSOĞLU

Ağrının Derinliği, Ece Temelkuran, (Everest Yayınları)

Cemal Süreya “Şairin hayatı şiire dahil”, Feyza Perinçek-Nursel Duruel, (Can Yayınları)

Çeşitli Yalnızlık Söylentileri, Mehmet Can Şaşmaz, (Pan Yay.)

Yüz Doksan Dokuz Basamak, Michel Faber, çev.: Alper Ünal, (Sel Yayıncılık)

Elmaslardaki Gökyüzü, Nilüfer Altınel, (Oğlak Y.)

Aşk ve İrade, Rollo May, çev.: Yudit Namer, (Okuyanus Yayınları)

Daha Dün, Selim İleri, (Doğan Kitap)

Ben Ol da Gör, Seyit Göktepe, (YKY)

Gertrude 2’ye nasıl bölündü?, Şule Öncü, (Okuyanus Yayınları)

Huzursuz Ruhlar, Tarkan Barlas, (Everest Yay.)

METİN KARABAŞOĞLU

Nehcü’l-Belaga, Hz. Ali (Beyan Yay.)

Sözler, Bediüzzaman Said Nursi

Nurlar Hazinesi, İbn Arabi

(İz Yayıncılık)

Merhamet: Kalbe Dönüş İçin Son Çağrı, Kemal Sayar (Timaş) İçimdeki Cennete Yolculuk, Ümit Meriç (Etkileşim Yayınları)

Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıraları, M. Ertuğrul Düzdağ (Kaynak Yayınları)

Sade Hayat, Ümit Şimşek (Selis Kitapları)

No Logo, Naomi Klein (Bilgi Yayınevi)

Aklıkarışıklar İçin Kılavuz, E.F. Schumacher (İz)

Ruh Bakımı, Metin Karabaşoğlu (Nesil Yay.)


K:
http://www.webhatti.com/genel-sohbet/198621-yazarlardan-yaz-tatilinde-okunacak-kitap-tavsiyeleri.html


Tarih: 15:02, 3/7/2009 Kategori: edebiyat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Okunacak kitaplar

Tatile çıktığımda doya doya kitap okumak istiyorum. Bunu için bire liste yaparken gazeteci Haluk Şahin' in yazısı gözüme çarptı.

İşte onun listesi, yarısından çoğunu hala okumadığımı fark ettim ve bunları kendi listeme ekledim.

İşte okunması önerilen kitaplar:

1) Dede Korkut Hikâyeleri
2) Yunus Emre'nin şiirleri
3) Halk şiiri antolojisi (Başta, Pir Sultan Abdal ve Karacaoğlan)
4) Divan şiiri antolojisi (Başta Fuzuli, Baki, Nedim)
5) Tevfik Fikret'in şiirleri
6) Mehmet Akif, 'Safahat'
7) Ömer Seyfettin'in hikâyeleri
8) Yahya Kemal'in şiirleri
9) Reşat Nuri Güntekin, 'Çalıkuşu'
10) Halide Edip Adıvar, 'Sinekli Bakkal'
11) Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 'Yaban'
12) Falih Rıfkı Atay, 'Zeytindağı'
13) Ahmet Hamdi Tanpınar, 'Huzur'
14) Nâzım Hikmet, 'Memleketimden İnsan Manzaraları'
15) Ahmet Muhip Dranas'ın şiirleri
16) Şevket Süreyya Aydemir, 'Tek Adam'
17) Orhan Veli Kanık, 'Bütün Şiirleri'
18) Sait Faik Abasıyanık'ın hikâyeleri
19) Kemal Tahir, 'Yorgun Savaşçı'
20) Sabahattin Eyüboğlu, 'Mavi ve Kara'
21) Orhan Kemal, 'Bereketli Topraklar Üzerinde'
22) Aziz Nesin, 'Böyle Gelmiş Böyle Gitmez'
23) Oğuz Atay, 'Tutunamayanlar'
24) Cemal Süreya, 'Sevda Sözleri'
25) Uğur Mumcu, 'Sakıncalı Piyade'

Bir kez daha belirteyim: Bu, benim listem. Edebiyatımızın en büyük eserleri bunlar olmayabilir. Başkaları aynı yazarların başka eserlerini daha çok sevebilirler. Biz burada ortak paydayı arıyoruz.

Gelen öneriler arasında listeyi zorlayan birkaç eseri anmadan geçmeyeyim: Ahmet Haşim'in şiirleri, Necip Fazıl Kısakürek'in 'Çile'si, Refik Halid Karay'ın 'Memleket Hikâyeleri', Sabahattin Ali'nin 'Kürk Mantolu Madonna'sı, Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiirleri, Haldun Taner'in hikâyeleri, Cemil Meriç'in 'Bu Ülke'si gibi...
Bir kez daha hatırlatayım: Bu listeye yalnız hayatta olmayan ve eserlerini Türkçe yazmış şair ve yazarlarımızı aldım.

İlgi ve bilginize sunuyorum.

k:http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=25647


Tarih: 14:49, 3/7/2009 Kategori: edebiyat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Ölümden Başkası Yalan...

 

myspace layout

Hiç ölmeyecekmiş, ailemizi, sevdiklerimizi, eşimizi,  dostumuzu hiç yitirmeyecekmiş  gibi yaşıyoruz..Sanki hep yanımızda olacaklar, hep yaşayacaklar   sanıyoruz. Ta ki birilerinin ölüm haberini alana kadar.  Yakın çevremizde birilerinin  öldüğünü duyunca aklımız başımıza geliyor. Yeniden ölümü düşünmeye ve bir iç hesaplaşması yapmaya başlıyoruz.

 

Bugün yine bir ölüm haberi ile sarsıldım. Kızımın okuduğu okulda daha hayatının baharında bir fidan kaydı gitti. 13 yaşında çok başarılı , deneme sınavlarında hep  il birincisi olan güzeller güzeli bir kız öğrenci  bugün hayatını kaybetti. 

 

İşyerimde çalışırken acı bir siren sesi ile irkildim. Ambulans,  polis arabası  arka arkaya hızla camımın önünden geçti. 10-15  dakika geçmedi,  yine aynı sesleri duydum. Bu sefer  arabalar ters istikamete gidiyordu. Aklıma kızım geldi. Birden gözümün önünde bir hayal belirdi. Sınıfında  ağlarken gördüm. Ters giden bir şeyler olduğunu hissettim. O meşhur iç sesim, altıncı hissim okulda bir şeyler olduğunu fısıldıyordu bana.

 

Tam telefona sarılacakken eşim aradı. Benim ne kadar hassas ve pimpirikli biri olduğumu bildiği için aramış. “ Korkma rahatsızlanan bizim kız degil.  7. sınıflardan bir kız öğrenci  hastalanmış, şimdi Giresun’a götürüyorlar” dedi. Sağlık ocağındaki ilk müdahelede kendine gelememiş, ile yollamışlar. Bir yandan bizim kız değilmiş diye ferahlarken , öbür yanda diğeri için endişelenmeye başladım.  

 

Çok geçmeden o kız öğrencinin kalp krizinden hayatını kaybettiğini öğrendik. Çok etkilendim. Ailesinin perişan hali gözümün önüne geldi. Allah sabırlar versin, çok acı. Kalp krizi küçücük bedenleri de vuruyor artık. Sınavlar,  okul  stresi, beklentiler derken fidanlar çiçek açmadan solup gidiyor.

 

 Kendime çok kızıyorum. Istemeden de olsa kızıma psikolojik baskı uyguladığımı, kendi gerçekleştiremediğim hayallerimi onda gerçekleştirmeye çalıştığımı fark ettim. (Aslında çok daha önceleri fark ettim de…)  Deneme sınavlarında ilde  ilk 50 lere   giren çocuk bu sene aynı başarıyı tekrarlayamayınca dolaylı yoldan da olsa ona yüklendiğimin farkına vardım.  “O ölen kız benim kızım da olabilirdi, Aysun ne yapıyorsun sen “ dedim  kendi kendime.

 

Başarı yavrularımızın sağlığından daha mı önemli? Varsın Fen lisesini , üniversite sınavlarını kazanmasınlar, dereceye girmesinler. Dünyanın sonu değil ya. Gün doğmadan neler doğar. En fazla birkaç gün üzülürüz. Lütfen sevgili anneler babalar siz de benim gibi arada bir bu hataya düşüyor olabilirsiniz.

 

Lütfen aklımızı başımıza toplayalım. Yavrularımızdan yaşlarının ve sınırlarının üstünde başarı beklemekten ,  o küçücük omuzlarına hayallerimizi yüklemekten vazgeçelim. Sağlık her şeyden önemli. Sonuçta kendimiz ne kadar parçalasak da her şey olacağına varıyor. Bazen işin dozunu kaçırabiliyoruz.

 

Yanlış anlaşılmasın lütfen. Burada küçük yaşta beyin kanaması, kalp krizi gibi nedenlerle, beklenmedik şekilde yavrularını kaybeden aileleri suçlamıyorum. Hiç kimse çocuğuna bile bile kötülük etmez, kılına zarar gelsin istemez.

 

Ama bazen istemeden de olsa manevi baskı uyguladığımız olmuyor mu? Bu ders oldu bana. Artık,  “kızım biraz daha çalış, şu testi de çöz , sınava az kaldı sonra sıkışır, üzülebilirsin .” vb. sözler sarf etmeyeceğim.  Biz yol gösterip iyiyi kötüyü anlattıktan sonra sorumluluğunun bilincinde olan , düzenli çalışan çocuk zaten kendini ayarlamasını , gereken planı yapmasını biliyor . Bir de bizim üstelememize ne gerek var. Geniş olmak lazım. Umarım daha rahat ve umursamaz biri olmayı başarırım. Olan hep,  ince düşünen, mükemmeliyetçi insanlara oluyor.

 

  Her zaman yanımızda olacak sandığımız , istemeden kırdığımız, üzdüğümüz sevdiklerimiz ellerimizden uçup gidebiliyor. . Hayat çok kısa hiçbir şey için üzmeye ve üzülmeye değmiyor. Daha önceki yazılarımda da vurguladığım gibi bir kez daha altını çizmek istiyorum. Her şeyin başı sağlık. Dünyada ölümden başkası yalan...

 

  

Sağlıcakla kalın.

 

Aysun Kırlı

 


Tarih: 16:20, 24/5/2006 Kategori: edebiyat
Yorum (13) | Yorum yaz | Bağlantı

Hayata gülen gözlerle bakabilmek

 

myspace layout

 

Dostlarım, yaşadığım onca sıkıntılar ve sağlık problemleri ile dolu günlerden sonra nasıl bu şekilde hayata olumlu gözlerle bakabildiğimi soran mailler gönderiyor bana.

Hayatını, 30’lu yaşlara kadar olaylara negatif yönden bakarak geçirmiş biri olarak, elime bir şey geçmediğini ve olayların daha da kötü cereyan ettiğini gördüm.

Bir gün kendime, sevdiklerime, hayata haksızlık ettiğimi fark ettim. Zaman geçiyordu. Tik taklar hızla ilerliyordu. Böyle devam etmemeliydim. Değişmem gerekiyordu.

Ailemden aldığım destekle ve azimle değişmeye karar verdim. Bunu başarı ile hayatıma uyguladım. Şimdi kendimi daha mutlu, huzurlu ve enerji dolu hissediyorum. Artık hayata pozitif gözlerle bakabiliyorum.

İnsan istedikten sonra, çaba sarf ettiğinde, inatla üzerine gittiğinde olumsuz özelliklerinden sıyrılabiliyormuş, ben bunu öğrendim.

Olumlu düşündükçe pozitif enerji yaydığımı ve bu enerjinin ikiye katlanarak yine bana geri döndüğünü gördüm.


Kardeşim sen düşünceden ibaretsin
Geriye kalan et ve kemiksin
Gül düşünürsün, gülistan olursun
Diken düşünürsün dikenlik olursun

Mevlana


Olayları, şartları, elimizdeki imkanları değiştirmemiz zor olabilir. Ama inanın insanın eksi yönlerini değiştirip düzeltmesi mümkün.

Öncelikle istemek, hedef belirlemek, destek almak, mutlu eden işlerle ve hobilerle uğraşmak gerek. “Sağlam bir inanç, her şeyin daha iyi olacağına dair umut ve kendine güven” anahtar sözcükler. Olumlu yönde değiştirebileceğimiz olaylar için elimizden geldiğince mücadele vermek, değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul edebilmek. Şükretmesini bilmek. Tabi meditasyonun gücü de yadsınamaz.

“Ben ne yapabilirim?” diye düşündüm ve bir zamanlar güzel yazı yazdığımı, bundan zevk aldığımı ama onca koşuşturma ve telaş içinde bunu ihmal ettiğimi fark ettim. Şevkle yeniden yazmaya başladım. Yazdıklarımı etrafımla paylaştım. Bir şeyler üretmenin zevkine vardım.

Zamanla aldığım olumlu tepkiler hedefimi büyütmemi sağladı. “Köşe yazarlığı neden olmasın?” dedim. Tam bu şekilde “nerden, nasıl başlayabilirim?” diye düşünürken bu güzel köşe için teklif geldi. Doktor hastanın ayağına gelmişti. Hiç düşünmeden kabul ettim.

Bir zamanlar okul yıllarında çocuklar için yazdığım, bir kenara attığım öyküler geldi aklıma, onları bulup kaldığım yerden yazmaya devam ettim.

Şimdiki hedefim bir gün bunların basılması. Kim bilir? Belki bir gün bunu da başarırım. Ardından büyük çocuklar (bizler) için yazmaya karar verdiğim; konusunu, ismini bile belirlediğim, her gün yeni bir kahramanın eklendiği ilk romanım şekillenmeye başladı yavaş yavaş.

Herkesin yapabileceği, geliştirebileceği bir yönü olduğuna inanıyorum. Bu spor, sanat, el becerisi vb. olabilir. Önemli olan o cevheri bulmak. Gün ışığına çıkarıp, yüreğimizi ve ruhumuzu katarak işleyebilmek.

Yaptığım araştırmalar, okuduğum kitaplar hep pozitif düşüncenin gücünden ve başarısından bahsediyor. Yaşadığım tecrübeler, aldığım dersler ve araştırmalarım sonucunda öğrendiklerimi sizlerle de paylaşmak istedim.

Düşünceleriniz pozitif olsun,
Çünkü düşünceleriniz sözleriniz olur,
Sözleriniz pozitif olsun,
Çünkü sözleriniz davranışlarınız olur,
Davranışlarınız pozitif olsun,
Çünkü davranışlarınız alışkanlıklarınız olur.
Alışkanlıklarınız pozitif olsun,
Çünkü alışkanlıklarınız değerleriniz olur.
Değerleriniz pozitif olsun,
Çünkü değerleriniz KADERİNİZ olur…

GANDHI


*** Pozitif düşünce, olumsuzluklara razı olmayan, her koşulda yapabilecek iyi bir şeyin olduğuna inanan, insan hayatını olumlu yönde etkileyen bir düşünce tarzıdır. Bugün artık iş, spor ve sanat dünyasında bile pozitif düşünce ve beyin gücü verim arttırıcı bir faktör olarak kabul edilmektedir. Doğu felsefesinin ana kaynağı olan pozitif düşünce, günümüzde Batı tıbbının da benimsediği sihirli bir kelimedir. Doğada, evrende her şey karşılıklı etkileşim halindedir. Zihinle beden arasında da böyle bir etkileşim vardır.

Zihindeki olumlu düşünceler bedende bir takım olumlu sonuçlar yaratıyor. Mutlu insanlarda veya ızdırabını dindirme imkanı arayan kişilerin beyninde “Endorfin” denilen bir çeşit doğal morfin salgılanır.Bu morfin bildiğimiz morfinden en az yüz kez daha güçlüdür.Kişinin ızdırabını dindirmesine yardımcı olur.Bu da insana mutluluk verir.İnsanlar ne kadar mutlu ne kadar pozitif olurlarsa ürettikleri Nöropeptip denilen protein zincirleri daha sağlıklı olur ve bağışıklık sistemi daha da güçlenir.

Bugün artık başarının yolu pozitif düşünmekten geçiyor. Bu iki kelimeyi hayat felsefesi olarak benimseyen insanlar, umudunu, güvenini, iyimserliğini kaybetmeden kendine güvenen, cesur ve inisiyatif sahibi bireyler olduklarını çevrelerine hissettiriyorlar. Pozitif düşünen kişiler, pozitif enerji veren insanlarla arkadaşlık ediyorlar, pozitif enerji veren yiyeceklerle besleniyorlar, pozitif enerji yüklemek için spor ve meditasyon yapıyorlar.

Sizi daha güçlü kılacak şu yaşam felsefesine kulak verin:

MİZAH DUYGUNUZU YİTİRMEYİN!

Mizah duygusu çok önemlidir. Onu yanınıza almadan sakın evden çıkmayın. Kendinize gülmeyi bilin. Yoksa kendinizi çok ciddiye alır ve bu kadar yükseklerde dolaştığınız için alay konusu olursunuz.

CESUR OLUN!

Eğer doğru olduğuna inandığınız şeyi yaparsanız, ödülünüzü alırsınız. O da öz saygıdır. Bir ev satın alabilirsiniz, ama yuva satın alamazsınız. İnsanları satın alabilirsiniz, ama dostlar satılık değildir. Hatta kendinize bir ün bile alabilirsiniz. Ama karakter? İşte doğru olduğuna inandığınız şeyi yapmanız bu yüzden önemlidir. Bir zorlukla karşılaştığınızda onunla dost olmak çok etkili bir yaşam gücüdür. Mark Twain, “Olumsuzluklar insanın kendisini tanımasını sağlar” demiştir.

İDEALİST OLUN!

Biz dünyaya yalnızca yaşamak için değil; bir fark yaratmak için geliyoruz. Diyelim ki vurmak istediğiniz hedef “AY”, ama isabet ettiremediniz. Yine de yıldızlardan birini vurabilirsiniz. Eğer bir hayaliniz yoksa, hayalinizi gerçekleştirme şansınız olabilir mı? Daha çok düşünün, daha çok risk alın ve daha çok eylemde bulunun. İsminizi başkalarının kalplerine kazıyın, böylece sonsuza kadar yaşarsınız.

*** Mutluluğun kitabını yazan ve kitapları dünya çapında milyonlar satan ABD Pennsylvania Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi ve Amerikan Psikoloji Cemiyeti’nin eski Başkanı Prof. Martin Seligman, pozitif düşüncenin öğrenilebilir olduğunu savunuyor.

Seligman'ın, dünya çapında yankı uyandıran en önemli kitapları “Learned Optimism” ve “Authentic Happiness” insanlara mutlu olmayı öğretiyor. Bugüne kadar 20 kitap ve 200 makale yazmış olan Seligman'ın en çok satan kitabı ise 2002 yılında piyasaya çıkan “Authentic Happiness”. Prof. Seligman'ın en önemli amacı ise, özellikle insanlara pozitif düşünceyi aşılamak.

Bu amaçla kendini pozitif psikologlar yetiştirmeye adamış. Çünkü Seligman'a göre pozitif düşünen bilim adamları sayesinde dünya daha mutlu bir dünya haline gelebilir... Uzmanlara göre, pozitif psikoloji tedavi edici değil ama önleyici bir dal. Böylece birçok psikolojik travma engellenmiş olacak.

*** Düşünceniz > Eyleminiz > Kaderiniz

Düşünceleriniz, eylemlerinize, eylemlerinizse kaderinize dönüşür. Olumlu düşünceniz kaderinizi de olumluya çevirir. Siz de hayatınıza olumlu düşünceyi davet edin. Hayatınıza neyi davet ederseniz o gelir ve size de o yansır. Kaderlerine küfredip duran kişilere bakın; yaşadıklarının çoğu, hayata bakışlarının ve kendi davranışlarının sonucudur. Sizin de öyle...

“Bir adamın evinde yangın çıkmış; dalmış içeri bebeği kurtarmış, dalmış hanımı kurtarmış, yangın artmasına rağmen dalmış köpeği çıkarmış. Dalmış boş çıkmış, içeri dalmış yine boş çıkmış. Etraftakiler hayretle izliyor, kurtarılacak bir şey yok, ama adam devamlı içeri dalıyor; saçlar, kaşlar yanmış, yüz simsiyah, gözler kıpkırmızı... Bakmışlar, adam kontrolden çıkmış durumda; tam içeri dalarken yakalamışlar; ‘ağabey, içeride ne yapıyorsun?’ demişler, adam ‘kayınvalideyi çeviriyorum’ demiş. Kıssadan hisse; eğer sevgi kültürü yaratıyorsanız yangından ilk sizi kurtarırlar; korku kültürü ve terör yaratıyorsanız yangın yokken çok saygı görürsünüz; ama ilk yangında başınıza gelecekleri anlamışsınızdır.”

Fizik kanunlarına göre iki cisim aynı anda aynı yerde bulunamaz. Yani beyninizde olumlu düşünce varsa, olumsuz düşünceye yer yoktur; olumsuz düşünce varsa olumluya yer yoktur. İnsan beyninde bunlar tam karşılıklı, zıt yerde durmazlar. Yan yana ve aynı bölümde dururlar ve aralarında çok ince bir çizgi vardır, hangisi daha çok yer kaplıyorsa, ötekine daha az yer bırakır. Hoşgörünüz azsa tahammülsüzlüğünüz çoğalır; dostluğunuz azsa düşmanlığınız çoğalır... Siz, olumlu olanları çoğaltmaya çalışın.

Hayatınıza pozitif düşünceyi davet ederseniz, hem kendinizi hem de dış dünyayı daha fazla seveceksiniz. Kendimizi ve başkalarını sevmek özgüven oluşturur. Böylece çevremizde oluşturacağımız güvenli bir dünyada yaşamak daha sağlıklı, kolay ve mutluluk dolu olacaktır.

Hayata gülen gözlerle bakmanız dileğimle...



 

  (Nam-ı diger Aykız)

 

21.07.2005



Kaynaklar:
- Kendi deneyimlerim ve aldığım dersler
- Küçük Şeyler (Üstün Dökmen)
- Üzüntüsüz Yaşama sanatı (Daile Carnegia)
- http://www.psikoenerji.com/pozitif.html
- http://www.e-psikolog.net/mutluluk.htm
-http://www.gata.edu.tr/samyo/haber%20arşivi/konferanspozitif

 


Tarih: 21:47, 22/5/2006 Kategori: edebiyat
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

Mutluluk nerede?

 

myspace layout

Herkes mutluluğun arayışı içinde ve nedense insanoğlu mutluluğu hep uzaklarda arıyor. Aslında mutluluk içimizde gizli, pek az kişi bunun farkında. Yeni yeni farkına varıyorum ben de. Bununla ilgili güzel bir yazı okumuştum;

“İnsanoğlu mutluluğu hep hor kullanıyormuş... Hep şikayetçi hep bıkkınmış...

Bir gün melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler.

‘Saklayalım, zor bulsunlar. Zor buldukları için belki kıymetini bilirler’

diyerek başlamışlar tartışmaya. Sorun büyükmüş. Mutluluğu saklamak kolay değilmiş çünkü. Kimisi ‘Everest'in tepesine saklayalım’, kimisi ‘Atlas Okyanusu'nun dibine’ demiş. Taç Mahal'in kubbesi, Mekke sokakları, İtalyan sofrası, bir hastanenin yeni doğan odası, dondurma külahı, şarap şişesi, sigara paketi, lale bahçesi... Pek çok yer düşünmüşler ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş...

Derken meleklerden biri ‘İÇLERİNE SAKLAYALIM’ demiş. ‘Kimsenin aklına gelmez içine bakmak’

İşte o gün bugündür mutluluk insanın kendi içinde saklıymış...”

Evet çok uzaklarda arıyoruz mutluluğu. Halbuki yanı başımızda, belki de burnumuzun dibinde. Bence MUTLULUK; uzak hayaller peşinde koşmak yerine, elimizdekilerin kıymetini bilmek, başkalarından medet ummak yerine kendimizden işe başlamak, almayı beklemek yerine ilk adımı atan olmak. Sorumluluklarımızı kabul edip, risk alabilmek. Olumlu yönde değiştirebileceğimiz durumlar için sonuna kadar savaşmak, değiştiremeyeceğimiz gerçekleri ise kabul edebilmek. Aynaya bakıp “seni seviyorum” demek, kendimizle barışık bir hayat sürdürmek. Aldığımız havadan, içtiğimiz sudan, eşimiz dostumuz ve çocuklarımızla geçirdiğimiz anlardan zevk alabilmek. Mutlu olmayı gerçekten isteyip, bunun için gayret göstermek...

Dünyada cennetimizi de cehennemimizi de yaratan kendi duygu ve düşüncelerimiz. Herkesin problemleri var. Bir çoğu da ileriye dönük. Belki de yaptığımız en büyük yanlış o gün gelmeden sıkıntısını bugünde yaşamak. Bu davranış şekli, içinde bulunduğumuz günü dolu dolu, hissederek yaşayamadan elimizden uçup gitmesine neden oluyor...

En güzel bulaşıcı amil nedir? diye sorarsanız, hiç düşünmeden “mutluluk” diye cevap veririm. Evet mutluluk. Mutlu, pozitif, ışık saçan, gözlerinin içi gülen, yüreğiyle gülümseyebilen insanların yanında kendimi daha mutlu hissediyorum. Bu durum bana da bulaşıyor.

Kendimizi olduğu kadar, çevremizi mutlu etmek de elimizde. Bir güler yüz, ufak bir tebessüm bile yetebiliyor bazen. Etrafımızda bakıp da görmediğimiz, bir gülümseyişe bile muhtaç ne çok insan var. Hiç düşündünüz mü? Küçük bir teşekkür, hiç beklenmedik bir anda açılan bir telefon, unutulmadığını hatırlatan, bir dosttan gelen mesaj bile yetiyor insanı mutlu etmeye.

Artık sabahları “bugün kendimi mutlu hissedeceğim ve etrafımı da mutlu etmeye çalışacağım” diyerek uyanıyorum ve böyle hissetmeye çalıştıkça isteklerim hislerim haline dönüşüyor. Evet, polyannacılık oynuyorum. Ama ben bu şekilde davrandığımda kendimi daha fazla mutlu hissediyorum.

Halkın yüzde 30'u yoksul ama yüzde 60'ı mutlu... İnanması güç ama doğru. Türkiye halkının dörtte biri yoksulluk sınırının altında yaşıyor ama olsun. Yapılan bir araştırmada; nüfusun yüzde 60’a yakın bir bölümü “mutlu” olduğunu iddia ediyor. Çok ilginç değil mi?

Mutluluk nerede, ne şekilde, ne şartlarda yaşadığımızda değil; nasıl hissettiğimize bağlı biraz da... İnsan isterse her yerde mutlu olabiliyor. Mutluluk bazen küçük bir hediye, bazen sevgi dolu bir bakış, sıcak candan bir el, bir nasılsın, küçük bir teşekkür, ağlayabileceğimiz bir dost omzu, çocuğumuzun yanağımıza kondurduğu bir öpücük, kokusunu içimize çektiğimiz bir çiçek, sıcacık demli bir çay, okuduğumuz güzel bir kitap, seyretmekten zevk aldığımız bir film, yıllardır görüşemediğimiz dostlarla geçirilen bir gün, annemizin şefkatli kolları, harika bir manzarayı seyrederken en sevdiğimiz hobimizle uğraşmak, tanımadığımız, insan yolu gözleyen hastalara yapılan bir ziyaret, güzel bir uyku, tatlı bir rüya, slow müzik eşliğinde bir dans, iş yerinde uyum için sarf edilen çaba, bitirilmesi gereken işlerin tamamlandığını görmek, lezzetli bir yemek, eşimizle baş başa geçirdiğimiz güzel romantik bir akşam, gizlice yapılan bir yardım yada küçük sürprizler olabiliyor...

Şuna inanıyorum ki, servet, güç yada güzellik başlı başına bir mutluluk sağlamıyor. Yanında bu değerleri paylaşacak sevdiklerimiz olmadıktan sonra...

Son yıllarda yapılan ciddi anket ve araştırmalarda, sonuçlar bilinen tekrarların aynısı. Elindekiyle yetinmesini bilmeyen insanın, dünyayı da bağışlasan mutlu olma şansı yok.

Hayat bir sınav bence. Sahip olmak istediklerimizle değil; aile, para, güzellik, zeka, güç gibi mevcut elimizdeki değerleri mutlu ve huzurlu olmak için nasıl kullandığımızla sınanıyoruz...

Önemli olan sorumluluklarımızın bilincinde olmak. Dikkatlerimizi geleceğe yönelterek planlı, programlı ve kararlı davranarak isteklerimiz doğrultusunda hareket etmek. Mutlu olmayı canı gönülden istemek ve bunun için caba sarf etmek. Çünkü emek verilmeden, çaba harcanmadan hiçbir şey kendiliğinden gerçekleşmiyor.

Bilim adamları, mutlulukla insanın alın yazısı arasında hiçbir ilişki olmadığını savunuyorlar. Bilim adamlarına göre mutluluk, öğrenilebilir. Bir başka deyişle mutlu olmak için Lotodan çıkacak milyarlara yada genlere ihtiyaç yok. İsteyen herkes mutluluğu bulabilir. Dokunarak, gevşeyerek ve hatta stres halinde bile mutluluğu bulmak mümkün. Alman Bunte Dergisi'nin son sayısında Alman uzman Wilhelm Schmid-Bode'nin mutluluk reçetesi açıklandı:

ÇOCUKLAR!!!
Bütün anketlerde aynı sonuç çıkıyor. Bir insan için en büyük mutluluk çocuğuyla birlikte olmak. Böylelikle dünyayı çocuk gözleriyle algılamak için ikinci bir şans elde ediyoruz. Daha mutlu, daha heyecanlı, sınırsız ve pespembe. Bol bol çocuklarla oynayın, ilgilenin.

KIRMIZI BİBER
Acı kırmızı biber, önce insanda cehennem duygusu uyandırır. Ancak hemen arkasından ödülü gelir. Biberdeki "Capsacin" adlı madde, damakta endorfin salgılanmasına yol açar. Endorfin acıları dindirir ve insanı mutlu kılar. Bol acılı yiyen Asyalılar bunun için mutludur.

GÜNLÜK TUTMAK
İnsanın gerçek mutluluğu dışarıda değil, iç dünyasındadır. Günlük tutmak, insanın pusulası olabilir. Başımızdan geçen olaylar arasında mutlu anıları özellikle vurgulayarak kağıda dökersek, bunları kalıcı kılmış oluruz.

JOGGING
Açık havada koşu yapmak yada sıkı bir yürüyüş, mutluluk hormonu serotonin algılanmasını sağlıyor. Bulduğunuz her fırsatta temiz havada koşu yada yürüyüş yapın.

MEDİTASYON
Gevşeme teknikleri insanın ruhundaki sıkıntıları atar. Gevşemiş bir insan yaşadığı anın tadını çıkarır, çevresinde küçük mutluluklar bulabilir.

EVCİL HAYVAN
Kuş, kedi, köpek yada balık... Ev hayvanlarıyla uğraşan insanların çok daha mutlu ve sağlıklı yaşadığı bilimsel bir gerçek. Ev hayvanları, gün içinde nice küçük mutluluklar tattırırlar insana. 

EV İŞLERİ

İnanılır gibi değil ama gerçek: Erkeklerin yüzde 12'si yemek pişirip ütü yaparak, ev temizleyerek mutlu olduğunu söylüyor. İşin çok daha iyi yani, erkekler iş yaptığı zaman kadınlar da mutlu oluyor.

GÜLMEK
Her şeyi ciddiye alanlar baştan kaybediyor. Gülmek, gülümsemek ve mizah insanı sağlıklı ve mutlu yapıyor. “Bir kahkaha, bin porsiyona bedeldir” sözü kesinle doğru.

ÇİKOLATA
Flört etmek gibi bir şey. Bir kalem yemek yeterli, mutluluk hormonu "serotonin" anında beyinde dolaşıma çıkıyor. Çikolatanın içerdiği "penilatilamin" insanı bulutlara çıkarıyor.

MUZ
Kendinizi güçsüz ve sinirli mi hissediyorsunuz? Hemen bir muz yiyin. Magnezyum ve kalsiyum içeren bu meyve strese karşı birebir. O da mutluluk hormonu serotonini kışkırtıyor.

DOSTLUK
Almanya'da yapılan araştırmalara göre insanların yüzde 45'i kendini arkadaşıyla mutlu hissediyor. Dostluğun en önemli belirtileri, karşılıklı güven ve birbirini dinleme yeteneği.

MOR RENK
Mor renk insanı neden mutlu yapar? Renk araştırmacıları bu soruya şu yanıtı veriyor: Kırmızı insanı aktif yapar, mavi dinlendirir. Kırmızı ve mavinin karışımı olan mor ise insan ruhunu dengeye kavuşturur.

ÇİÇEKLER
Doğaya saygı gösteren insanlar, küçük şeylerle mutlu olmayı da bilir. Araştırmalara göre çiçek, insanın mutluluk düzeyini yüzde 100 oranında arttırıyor.

İDEAL DENİLEN ŞEY BİR YILDIZA BENZER, ONA HİÇBİR ZAMAN YETİŞEMEYİZ, AMA TIPKI DENİZCİLERE OLDUĞU GİBİ BİZE DE YOL GÖSTERİR.

Bir başka araştırma kahkahalarla gülmenin üzerinde duruyor. Ne kadar sesli gülerseniz o kadar iyi. İçten gelen kahkahalar daima kişiyi pozitif bir elektrikle doldurur. Gülme eylemi gerçekten de sağlıklı ve rahatlatıcıdır. Gülerken nabız daha hızlı atar, bu da kan dolaşımını düzenler ve organizmanın oksijen alımını yoğunlaştırır. Ayrıca bu şekilde vücut mutluluk hormonu salgılar. Bunun dışında gülme eyleminin bağışıklık sistemini güçlendirdiği de bir gerçektir.

Ufak dokunuş, bir küçücük öpücüğün gücünü de unutmamalı. Cildimizdeki milyonlarca sinir ucu, yumuşak dokunuşları anında beynimize iletip serotonin hormonunun salgısını artırıyor. Üretilen bu serotonin, bağışıklık sistemine saldıran hastalık etkeni bakteri ve virüslere savaş açıyor. Mutluluk hormonu endorfin üretimi artıyor. Endorfin, bağışıklık sistemini zayıflatan stres hormonlarını bloke ediyor. Minik bir öpücükle bile, ciltteki kan dolaşımı yüzde 30 oranında artıyor. Çünkü öpücükle yaklaşık olarak 38 kas harekete geçiyor. Öpücük ateşlendikçe adrenalin üretimi de artıyor. Bu hormon, atardamarları genişletip, alt ve üst derideki damarların kan dolaşımını aktive ediyor. Böylece damarların elastikiyeti artıyor, cilt daha pürüzsüz bir görünüm kazanıyor.

İnsanın sağlığı yerindeyse, sevdikleri yanındaysa, onu seven bir eşi ve dünya tatlısı çocukları varsa ne mutlu ona. Ama bazen bunlar da yetmiyor diye düşünenler olabilir. O zaman size polyannacılık oynamanızı tavsiye ederim.

Konfüçyüs’ün bir sözü ile bitirmek istiyorum yazımı:

“Mutlu olmak için, içinde bulunduğunuz andan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin. Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur. Pek çokları mutluluğu insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha alçakta. Oysa mutluluk, insanın boyu hizasındadır.”

Sizce mutluluk nerede? Düşüncelerinizi paylaşırsanız sevinirim.

Hayat yolunda ilerlerken en mutlu günler sizlerin olsun...

  (Nam_ı diger Aykız)

 

 


Tarih: 12:40, 21/5/2006 Kategori: edebiyat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Ölmeden önce yapacaklarım

 

MySpace Layouts

Kendime zaman ayırma fırsatı bulduğum nadir saatlerden biriydi. Herkes yattıktan sonra, elime kağıdımı kalemimi alıp sevgili ilham perim gelmişken bir şeyler karalamaya başladım.

Bir yandan da TV’de kanal zaplıyordum. TRT 2’de bir film takıldı gözüme. İsmini sorarsanız ben de bilmiyorum, ben çevirdiğimde başlamıştı. 23 yaşında, küçük yaşlarda evlenmiş, iki çocuk annesi genç bir kadının yaşam mücadelesini anlatıyordu.

Kadın bir gün iş yerinde rahatsızlanıp hastaneye kaldırılır. Orada yumurtalıklarında kötü huylu bir ur olduğunu, mide ve karaciğerine sıçradığını öğrenir. Doktoru 2-3 aylık bir ömrü kaldığını söyler. Biri 6 diğeri 4 yaşında iki kızı olan, karavanda yaşayan, kendi halinde ama mutlu bir aile. Yakında öleceğini kimseye söylememe kararı alır. Sonra bir gün, iş dönüşü bir kafeye girip elindeki ajandasına bir şeyler yazmaya başlar:

ÖLMEDEN ÖNCE YAPACAKLARIM:

1- Çocuklarıma her gün, onları çok sevdiğimi en az 2 kere söyleyeceğim.

2- Sevdiklerimle daha fazla zaman geçireceğim.

3- Her yıl doğum günlerinde verilmek üzere kızlarım için kaset dolduracağım. (Bu kasetleri daha sonra doktoruna teslim edip onlara vermesini rica ediyor. Doktor da göz yaşları içinde bunları alıyor.)

4- İstediğim kadar sigara ve içki tüketeceğim.

5- Kuaföre gidip saçlarımı boyatacağım, takma tırnak takacağım.

6- Kendimle ilgileneceğim. Hobilerime zaman ayıracağım.

7- Birini kendime aşık edip, onunla birlikte olacağım. Başka biri ile birlikte olmak nasılmış öğreneceğim (aynen uyguluyor).

8- Eşime ölmeden önce, onu ve çocuklarımı sevebilecek, sevgi dolu birini bulup tanıştıracağım. (Yeni taşınan, hemşire komşusu bunun için gereken tüm özelliklere sahiptir ve eşiyle tanıştırır...)

İlginç bir filmdi. Düşündüm; ben böyle bir durumda olsam ne yapardım, ne gibi kararlar alırdım diye...

Sonra yazmaya başladım;

1- Çocuklarımla ve eşimle daha fazla zaman geçirmeye çalışacağım.

2- Onları sevdiğimi, söz ve davranışlarımla daha fazla hissettireceğim.

3- Daha sabırlı ve geniş bir insan olmaya çalışacağım.

4- İş yerimdeki problemleri eve taşımayacağım. Kafama eskisi kadar her şeyi takmayacağım.

5- Mükemmel olmaya çalışmayacağım. (Bunu da uzun zamandır uygulamaya çalışıyorum. Ama ne denli başarılı oluyorum, o tartışılır.)

6- Hiçbir şeyi yarına ertelemeyeceğim.

7- Dargın olduğum, görüşmediğim insanlar varsa ne yapıp edip barışacağım. Gönüllerini yeniden kazanmaya çalışacağım.

8- Bitirmeye çalıştığım hikaye kitabını torunlarımdan önce çocuklarıma, onlar büyümeden evvel yetiştireceğim.

9- Fırsatını ve imkanını bulduğumda önce ülkemi dolaşacağım. Sonra en çok görmek istediğim İtalya ve Avusturya’ya gideceğim. Dilek çeşmesinde para atıp, eşim ile Venedik’te gondolla dolaşacağım.

10- Yağmur yağarken şemsiyemi fırlatıp, bir yandan şarkılar söyleyip, diğer yandan deli gibi koşacağım.

11- Karlarda daha fazla yuvarlanacağım. (Bu sene çocuklarla bunu yaptık.)

12- Samsun’a gittiğim ilk fırsatta eski komşularımızı ziyaret edeceğim.

13- Babamın can dostum dediği insanlara telefon açıp, nasıl olduklarını öğreneceğim. Babamın adına dostlukları için teşekkür edeceğim.

14- Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul edecek, değiştirebileceklerim için son sınırına kadar şartları zorlayacağım.

15- Daha fazla şükredip, Tanrıyı daha çok anacağım.

16- İçsel yolculuklarımı hızlandırıp, ruhumu olgunlaştıracağım.

17- Çok sevdiğim insanlara, dostlarıma (beni dostu olarak kabul etmeyen, unutanlar da dahil!) küçük sürprizler yapacağım. Onlara küçük sürprizler hazırlayacağım. Mesajlar yollayacağım. (Yapmaya başladım bile ama bu durum bazılarını korkuttu. Pat diye yıllardan sonra size sevgisini gösteren, dostluğunu sunan insanlara alışık değiliz, belki de bu yüzden!)

18- Ölmeden önce İstanbul’a gidip, büyük şehir korkumu yeneceğim.

19- Uzun zamandır kullanmadığım arabamı tüm cesaretimi toplayıp, yeniden kullanmaya başlayacağım. (Geri geri giderken ağaca çarptım, o günden sonrada bir daha elime almadım.)

20- 20 yıldır amatörce uğraştığım astroloji konusunda bir kursa katılıp, sertifika alacağım. Bu konuda bir köşede yetkili biri olarak yazılarımı yazacağım.

21- İngilizce’yi eninde sonunda öğrenip (kolejde okuyan kızımdan şimdiden bir şeyler öğrenmeye başladım bile) bir dil öğrenmeden bu dünyadan ayrılmayacağım.

22- Topluluğa hitap etme korkumu yenip, bir nutuk çekmeden ölmeyeceğim.

23- Sağlığıma daha fazla dikkat edeceğim. Zor da olsa zayıflamaya çalışacağım (benim gibi Boğa burcu gurmesiyseniz bu zayıflama işi Çin işkencesi haline geliyor). Egzersizi hayatımın olmazsa olmazlarından biri haline getireceğim. Lustral ve Paxil ilaçlarımla vedalaşıp, onlarsız yaşamayı öğreneceğim.

24- Dikiş, yemek, takı kurslarına katılıp bu yeteneklerimi daha fazla geliştireceğim. İyi bir ev hanımı olmaya çalışacağım (pek başarılı olduğum söylenemez. Sanırım bunlar yetenek isteyen işler). Hayatımda bir şekilde önemli yer tutmuş herkese yaptığım bir eseri ulaştırmaya çalışacağım.

25- Çocuklarım bir an önce büyüsünler diye beklemekten vazgeçip, her anın, her yaşlarının tadını çıkaracağım.

26- Hayat defterimden, "keşke", "sonra", "belki" kelimelerini çıkaracağım. Yerine "hemen", "şimdi", "neden olmasın" kelimelerini koyacağım.

27- Sevgimi hak etmeyen insanlara fazla değer verdiğim için pişmanlık duymaktan vazgeçeceğim.

28- Daha fazla gülümseyeceğim. Yüzümdeki kırışıklıkları, saçımdaki akları eskisi kadar dert etmeyeceğim.

29- Ormana çadır kurup bir akşam tek başıma kalacağım. Tüple dalmayı ne pahasına olursa olsun öğreneceğim. Gemiye bineceğim, paraşütle atlayacağım, kızımın kaykayları ile kayacağım.

30- Kimsesizler yurdunu ziyaret edip, en az bir yetim çocuğa gönüllü annelik yapacağım.

31- Bir kere olsun, kortta tenis oynayacağım. Yıllar önce oynarken kullandığım tava ve süpürgenin acısını çıkaracağım.

32- Ara sıra mezarlık, hastaneler ve yaşlılar yurdunu ziyaret edeceğim. (Aksatarak da olsa son 2 yıldır yapmaya çalışıyorum). Yanında kimsesi olmayan tutacak bir el arayan insanın eli olacağım.

İnsanoğlunun düşününce yapmak istediği ne çok şey varmış aslında...

Sonra durdum düşündüm. Tüm bunları yapmak için illaki birkaç aylık ömrümün kaldığını öğrenmem mi gerekiyor? Hayır, elbette ki değil. Yaşıyorsam, hala bunların büyük bir çoğunluğunu yapmak için zamanım, şansım ve imkanım var demektir. Bunları şartlar elverdiğince (tüm sınırlarımı zorlayarak) bugünden itibaren uygulamaya koyacağım.

Önce uzun zamandır seslerini duymadığım dostlarımı arayacağım. Onları ne çok özlediğimi, benim için ne denli önemli olduklarını söyleyeceğim. Hayatıma anlam kattıkları için, paylaştıklarımız için teşekkür edeceğim.

Anneme ve ablama sebepsiz telefon açıp, onları çok sevdiğimi söyleyeceğim. En son bu sözleri onlara ne zaman telaffuz ettiğimi hatırlamıyorum bile.

Hayatın sadece yaşadığımız, nefes aldığımız an olduğunu, bunun her parçasını değerlendirmemiz gerektiğini, maalesef çok geç anlıyoruz. Özellikle de sağlığımızı yitirdiğimizde.

Dün bitti. Yarın henüz gelmedi. Ama bugünü, şu anı yaşıyoruz. Eğer bu günümüzü güzel bir şekilde, dolu dolu, istediklerimizi yaparak geçirirsek; dünler mutlu bir rüya, yarınlar da umut hayali haline gelir.

Tanrıdan dileğim (herkes için geçerli) anlamlı ve mutlu bir şekilde yaşamak. Zamanı geldiğinde son nefesimi huzur içinde vermek. Bu dünyadan ayrıldığımda arkamda hoş bir seda bırakabilir, iyi duygularla hatırlanabilirsem ne mutlu bana...

Hayat ertelenmeye gelmiyor. Bu yolun ne zaman biteceğini, tünelin ucuna ne zaman varacağımızı bilmiyoruz. Ama o son noktaya geldiğimizde umarım arkada çok sayıda "keşke" bırakmamış oluruz.

Sizler de isterseniz kalemi kağıdı elinize alın. Yapmayı isteyip de ertelediğiniz şeylerin bir listesini çıkarın ve liste çok fazla kabarmadan hayata geçirin. Sonra çok geç olabilir.


Sevgi ve sağlıcakla kalın. 

   (Nam-ı diğer Aykız)

 

14.03.2005


Tarih: 12:35, 21/5/2006 Kategori: edebiyat
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Hayatı erteleyenlerden misiniz?

MySpace Layouts

Hayatı erteleyenlerden misiniz? Bu soru da nerden çıktı diye düşünüyorsunuz değil mi? Tatilde aldığım kötü bir haber bu yazıyı yazmama vesile oldu.

Bir zamanlar Samsun’un Vezirköprü ilçesi Halk Eğitim Merkezi’nde bilgisayar öğretmenliği yapmıştım. O dönemde çok çalışkan, azimli bir gençle tanışmıştım. Piknikleri organize eden, insanları bir araya getirmekte usta, dost canlısı öğrencimin öldüğünü öğrendim. Daha 6 aylık evli idi. Balkona anteni yerleştirmeye çalışırken dengesini kaybedip düşmüş ve beyin kanaması geçirip hayatını kaybetmiş.

İçim bir fena oldu. Eski resimleri buldum çıkardım. Onun özenle çektiği, öğrencilerimle mutluluk tablosu oluşturduğum resimlere baktım uzun uzun. Evlenmeyi erteleyen, işinde hep daha iyiye gitmeye çalışan çocuk; “tam mutluluğu yakalayıp evlenmişken bu reva mıydı ona?” dedim. Sonra isyan ettiğim için yüce yaratanımdan af diledim. Huzur içinde yatsın. Allah rahmet eylesin.

Yazımın başında “hayatı erteleyenlerden misiniz?” diye sormuştum. Cevabınız “evet” ise; naçizane bir dost tavsiyesi. Son pişmanlık fayda etmez. Bir an önce harekete geçin derim.

Hani bazı şeyleri yapmak, bazı sözleri sarf etmek için özel günleri bekleriz. Bazen o özel gün geldiğinde söylemek istediğimiz kişi ya ölmüştür yada çoktan hayatımızdan çıkıp gitmiştir. İzini kaybetmişizdir.

Yada bazı eşyaları kullanmaya kıyamayız. “Aman misafir gelsin, yok doğum gününde, hayır evlilik yıl dönümünde kullanırım” der dururuz. Böylece sandıkta sararır durur o kullanmaya kıyamadığımız çeyizlik eşyalar, güzelim danteller, iğne oyaları... Bir bakmışız en güzel, gençlik günlerinde kullanmaya kıyamadığımız, annelerimizin göz nuru ile işlediği çeyizleri sandıkta güveler yemiş.

Vitrinimizin barını süsler sadece, açılmadık içki şişeleri. Özel bir gün gelse de patlatılsam diye bekler şampanya kapakları. Yazılmayı bekler mail adresleri... Aranmayı bekler ajandamızdaki dostların telefon numaraları...

Sonra ne olur? O özel gün hiç gelmez. Ya birileri eksiktir, ya hastadır, ya tayin olup gitmiştir, ya adresi değişmiştir ulaşamayız kendilerine. Yada işiniz vardır bir türlü bir araya gelemezsiniz. Bu böyle sürüp gider. Kazara özel anlar ile kullanmaya kıyamadığımız eşyalar, söylemeye cesaret edemediğimiz sözler buluşur. Ne büyük şans, ne büyük mutluluk. Bu şansı çok az kişi yakalar.

Neden işimizi şansa bırakıyoruz? Neden yazmak, söylemek yada kullanmak bu kadar zor geliyor bizlere?

Ağrı’da görev yaparken bir gün bir paket gelmişti. İçinde duvar köşesine takılan, tahtadan oyma bir telefonluk çıkmıştı. O çalışkan, rahmetli öğrencim kendi elleri ile yapıp göndermişti bize bu güzel armağanı. Eve geldiğimde içim cızlayarak baktım telefonluğa. Uzun bir süre kullanmaya kıyamadığım için kutusunda kalmıştı.

Kim bilir onun da kullanmaya kıyamadığı, özel günler için (belki de evlenince kullanmak üzere) sakladığı eşyaları vardı. Şimdi kutusunda öylece kalakalmışlardır. Şaşkın sahibini arar, kullanılmayı bekler vaziyette.

Sonra düşündüm. Öylece kullanılmayı bekleyen, bazen varlığını bile unuttuğum ne çok eşyam olduğunu hatırladım. Dolapta özel günler için bekleyen kıyafetlerimi bir bir çıkardım. Kullanmaya kıyamadığım parfümü, makyaj malzemelerini aynanın önüne dizdim. Sandıkta, hurçlarda bekleyen dantelleri, çarşafları buldum. Güzelce havalandırıp evimin dört bir köşesine serdim.

Yeni aldığım koltuk takımlarının; yaslandıkça eziliyor diye naylonlarına koyup bazasına yerleştirdiğim kırlentlerini çıkardım. Koltuklara güzelce dizip, yayıla yayıla oturdum.

Ya vitrine ne demeli bilmem ki? İçi kullanılmayı bekleyen ne çok eşya ile dolu imiş. Kullanmaya kıyamadığım, hediye edilmiş çay ve kahve takımlarını, porselenleri çıkardım. Ailecek yaptığımız güzel kahvaltı sofrasında, dost sohbetlerinde kullanmayacaktım da ne zaman kullanacaktım? “Niye bu kadar bekledim?” diye hayıflandım durdum.

Bugün yapabileceğim şeyleri yarına ertelememe kararı aldım. Her gün; güne başlarken köşede duran telefonluğa bakıyorum. Bana yapamadığım şeyleri yapmak, söyleyemediklerimi söylemek için güç veriyor. “Hadi durma, erteleme hiçbir şeyi” diyor sanki. “Hayat çok kısa, bugün yaşadığın son gün olabilir.”

Sevdiklerimi aramak için “akşam oldu, yarın ararım” demiyorum artık. Beklemiyorum yarını. Yarın o telefonun ucunda olmayabilir o insan. Yada “seni çok seviyorum” demek için çok geç olabilir. Mezarının başında söylemek ise bir anlam ifade etmez artık.

Ne güzel söylemiş Nietzsche:

“Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki,
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki,
Okudum okudum, anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime.
Sonra dedim ki 'söz ver kendine'
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin.
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki,
Son yolculukları erken tanıdım.
Öyle çok değerliymiş ki zaman,
Hep acele etmem bundandı anladım...”

Hayatı erteleyenler, hep “yarın olsun bakarız” diyenler, sizlere sesleniyorum! Yarın artık bugündür. O yarın hiç gelmeyebilir. Eşinize “iyi ki varsın” demek için, aşkınızı haykırmak için, babanıza sevdiğinizi söylemek için, çocuğunuza sarılmak için, yıllardan sonra eski bir dostunuzu aramak için yarınları beklemeyin. Şimdi tam zamanı. Haydi koşun sevdiklerinize. Çıkarın dolaplarda, sandıklarda küflenen eşyalarınızı. Hayata bir an önce geçirin planlarınızı. Son pişmanlık fayda etmez.

Sevgi ve sağlıcakla kalın...




Tarih: 12:48, 16/5/2006 Kategori: edebiyat
Yorum (9) | Yorum yaz | Bağlantı

Anneye Dua


Sevgili Tanrım,


Artık genç değilim ve arkadaşlarımın anneleri tek tek ölmeye başladı.
Arkadaşlarım annelerinin değerini anladıklarında,
bunu onlara söyleyemeyecek kadar geç kaldıklarını dile getiriyorlar.

Benim hala hayatta olan kusursuz bir annem var.
Onun değerini her geçen gün daha iyi anlıyorum.
Annem değil, ben değişiyorum. Yaşım ilerledikçe,
onun ne kadar olağanüstü bir insan olduğunu daha iyi anlıyorum.
Bu sözleri annemin kendisine söyleyemiyorum ne yazık,
oysa duygularımı kaleme almak ne kolay.

Bir evlat kendisine yaşam veren annesine nasıl teşekkür edebilir?
Bir çocuk büyütürken gösterdiği sevgiye, sabıra ve onca çabaya?
Bebekken arkasından koştuğu, asabi bir ergeni anladığı,
her şeyi bildiğine inanan üniversite öğrencisini hoşgördüğü için
şükranlarını nasıl dile getirebilir?

Kızının, annesinin ne kadar akıllı bir insan olduğunu anladığı günü
sabırla beklediği için nasıl minnet duyabilir?

Anne olmuş bir evlat,
hala kendisine annelik yapan bir insana nasıl teşekkür edebilir?


Her zaman öğüt vermeye hazır olduğu halde,
istendiğinde ya da gerektiğinde sessiz kalmayı başardığı için.
Binlerce kez söyleyebileceği durumlarla karşılaşmasına karşın;
"Ben sana dememiş miydim?" demediği için.
Kendisi olduğu için.
Sevgi dolu, düşünceli, sabırlı

ve bağışlamayı bilen kendisi olduğu için,
nasıl teşekkür edebilir?

Tanrım, senden onu hakettiğince kutsamanı istemekten
başka bir şey gelmiyor elimden.

…ve onun bana örnek olmasında,
bana yardımcı olmana şükretmekten başka.

Kendi çocuklarımın gözünde,
annemin benim gözümde olduğu kadar iyi bir anne olabilmek için
sana dua ediyorum, Tanrım.

Bir kız evlat


Tarih: 10:25, 14/5/2006 Kategori: edebiyat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Bakmak ve görmek

 

MySpace Layouts

Bakıyoruz ama görmüyoruz. Toplum olarak bakan körlerdeniz. Yüreği ile görmeyi başarabilen, görme engelli dostlarımızın yanında bizim kaybımız aslında daha acı.

Evet, verilen bir çift gözün, böylesine özel nimetin kadrini kıymetini bilmiyoruz.

Bakmak ve görmek, “farkı fark edebilmeyi başarma sanatı” bence. Kaçımız başarıyor, hayatımıza uygulayabiliyoruz bu sanatı? Bunu başarmak için ille de sanatçı ruhlu mu doğmak gerek? Hayır, hiç de değil.

Üç boyutlu resimlere ısrarlı ve farklı bir açıdan baktığımızda kareler şekilleniyor, anlamlı bir resim ortaya çıkıyor zamanla. Hayat da böyle aslında. Israrla, anlayarak, farklı açılardan bakabilmeyi başardığımızda, gözümüzün önünde duran, keşfedilmeyi bekleyen güzellikleri de görmeye başlıyoruz.

Her gün geçtiğimiz sokaklara, caddelere alıcı gözü ile dikkatlice baktığımızda daha önceden görmediğimiz bir çok ayrıntı takılıyor gözümüze. “Aaa” diyoruz, “bu bina ne zaman tamamlanmış?” yada “buradaki ağaçlar ne zaman büyümüş?” diye sormaya başlıyoruz kendimize. Evimizin yanına yeni birileri taşınmış ama farkında değiliz. Arkadaşımız saçını boyatmış, çok hoş görünüyor. Ufak da olsa bir iltifat bekliyor belki bizden. Ama günler sonra fark ediyoruz. “Ne kadar güzel olmuşsun” demeyi bile çok görüyoruz.

Tüm bunları yazarken, bir yandan da pencereden dışarıyı seyrediyorum. Yan tarafımda yeşilin her tonu ile bezenmiş bir bahçe, karşımda masmavi bir deniz uzanıyor. Hava pırı pırıl, güneş sıcacık ışınlarını yolluyor odama. Bahçede mis gibi, çeşit çeşit çiçekler açmış. Bugüne kadar nasıl da fark etmemişim? “Ne zaman açmış bunlar?” diye hayıflanıyorum kendi kendime.

Biraz sonra emektar çaycımız geliyor. Mis gibi kokan çayı bırakıyor masama. Canı gönülden teşekkür ediyorum kendisine. Adamcağızın gözleri parlıyor. Emeğinin manevi karşılığını almanın hazzıyla gülümseyerek çıkıyor odamdan.

Daha sonra elinde kağıtlarla bir müşteri odama geliyor, korkarak kağıdı uzatıyor. İnsanlar neden bu kadar çekinir ki birbirinden? “Haklı adamcağız” diyorum kendi kendime. Asık suratlı memurlarla dolu ülkemizde, insanlar korka korka çalar tabii kapıları. “Hoş geldin” diyorum, oturması için yer gösteriyorum kendisine. Yüzüme hayretle bakıyor. Koltuğun bir ucuna ilişiveriyor. Bir yandan işini yapıyor, diğer yandan sohbet ediyoruz.

Allah’ım kaybettiğim babama ne çok benziyor! Babam öldükten sonra yaşlı, kır saçlı insanların yüzünde onu arıyor, onu görüyorum sanki. Yalnızlığın acısından bahsediyor. Eşi ölmüş, çocukları gurbette. “Ne arayan var” diyor, “ne soran”. İşini bitiriyor, bir çay söyleyip yolcu ediyorum. Adamcağız uzun zamandır ilk defa bu kadar değer görmenin verdiği mutlulukla, defalarca teşekkür ederek odamdan çıkıyor. “İşte bakıp da görmediğimiz insanlardan biri daha” diyorum. Yalnızlığına terk edilmiş bir insan, içim burkularak bakıyorum arkasından.

Onca ayrıntı, karmaşa ve iş yoğunluğu içinde bir “nasılsın, hoş geldin” demeyi, “teşekkür” etmeyi bile fazla gördüğümüz ne çok insan var. Bakıp da görmediğimiz, fark edilmeyi bekleyen ne çok güzellik var. İşçimizden çaycımıza, şoförümüze, aynı odada çalıştığımız mesai arkadaşımıza yada komşumuza şöyle içten bir bakıp da “günaydın, merhaba” demek, hal hatır sormak neden bu kadar zor geliyor bizlere?

Neden her geçen gün daha fazla boşluğa bakıyor, adeta bakan kör oluyoruz? Neden?

Kızımla ara sıra resimlere bakma ve hatırlama oyunu oynarız. Biriktirdiği tebrik kartlarından sırayla seçer, bir dakika baktıktan sonra resimde neler olduğunu hatırlamaya çalışır, birbirimize anlatırız. Soru sorarız: “Çiçekler ne renkti? Evin sağında ne var? Çocuk elinde ne tutuyor” vb. Daha sonra resmi çevirip yeniden baktığımızda dikkat etmediğimiz pek çok ayrıntı olduğunu görürüz. Her seferinde daha dikkatli bakarak görüş açımızı genişletmeye çalışırız. Oldukça zevkli, bakma ve görme arasındaki farkı anlamaları açısından çocuklar için çok yararlı bir oyun. Daha önce oynamadıysanız, denemenizi tavsiye ederim.

Geçen gece uyku tutmadı. Erkenden kalkıp doğan güneşi, denizin üzerine yolladığı o harika renk cümbüşünü seyrettim. Yüce yaratanın doğada kurduğu dengeyi, yarattığı güzellikleri ibret alarak, hayretler içinde izledim.

Doğadan öğreneceğimiz çok şey var aslında. Bakmayı bilirsek tabii. Her sene yapraklarını döken, sonra yine çiçek açan ağaçlardan, yağan yağmurdan, kavuran sıcaktan, arkasından esen hafif rüzgardan... Hepsi de hiçbir güzelliğin yada olumsuz olayın sonsuza dek sürmediğini ve bitişi olduğunu anlatıyor bize.

Sürekli bilgisayar ekranına bakmaktan kamaşmış gözlerimizi birkaç saniyeliğine gökyüzüne çevirebilsek, arada bir de olsa konuşurken dostlarımızın gözüne bakabilsek... Yada bir çiçeğin pembesine, moruna takılsa gözlerimiz arada, gönlümüz de dinlenebilse… Bu güzellikleri yitirmeden görebilsek... Hiçbir şey durağan değil bunu bir anlayabilsek... Bakabilsek, ah bir de görebilsek...

Gönül gözünüzün hep açık olması dileğimle...


  (Nam-ı diger Aykız)


Tarih: 12:42, 20/4/2006 Kategori: edebiyat
Yorum (8) | Yorum yaz | Bağlantı

Şükretmesini bilmek

 

Geçenlerde bir bebeğin gözlerinin arkasında oluşan ur nedeniyle gözlerinin alınabileceği, aksi takdirde urun beyne sıçrama riski olduğu konusunda bir gruptan mesaj aldım. Mesajı okuduktan sonra kendi kendime kızdım, utandım. “Neleri dert ediyorum kendime?” diye. Gözü yaşlı anne, baba ve dünyadan daha bir haber o güzel yavru geldi gözümün önüne. Tanrım ne kadar zor bir durum. Allah yardımcıları olsun...

Değişmeye çalışsam da, ufacık şeyleri büyütürüm bazen gözümde. Neymiş çocuk gece altına kaçırıyormuş. Varsın kaçırsın. Eninde sonunda tuvalete gitmeyi öğrenmeyecek mi? Varsın biraz geç olsun. Varsın evim koksun.

Neymiş efendim oyuncaklar çok dağılıyor, çocuk etrafı kirletiyor, yemek yerken mutfağı batırıyormuş. Varsın batırsın, pis desinler. Pissem gelmesinler kardeşim evime. Misafirler çocuklarımdan önemli değil ya?

Neymiş et yemiyor, süt içmiyormuş. Canı sağ ya, nefes alıyor ya. Yanımda ya. Yeter o bana.

Ya mezara evladını koyan, her gün hasreti ile yanıp tutuşan analar. Ya çocuğu gözünün önünde eriyen, her gün biraz daha ölüme yaklaştığını gören babalar. İki arada bir derede kalıp da çocuğu için hayati kararı vermeyen çalışan ebeveynler. Onların canı yok mu?

9 yaşındaki ağabeyimi yemek borusundaki bir rahatsızlık yüzünden kaybettiğinde annem, hastanede bir tahlil kağıdının arkasına şunları yazmış: “Keşke sadece suyla yaşasaydın da yanımda olsaydın. Yeterdi bana.” Yıllar sonra o yazıyı bana ve ablama gösterdi. Çok kötü oldum.

Ve “Alperen yemek yemediğinde zorlama, kendini parçalama, yaşıyor ya bu en büyük hediye sana. Ömrü varsa zaten büyüyecek. Bu sözlerimi unutma” demişti bana.

Şimdilerde yemek olayını eskisi kadar dert etmiyorum. Ama bazen iştahla yiyen çocukları görünce de üzülmüyor değilim. Sonra aklıma kolları iğnelerden delik deşik olmuş, serum takılı, ağzını açmaya bile mecali olmayan, hastane ziyaretlerinde gördüğüm çocuklar geliyor.

Evim dağınık, ortalık karışık, yerler sidik kokuyor, yemek yemiyor, çişini söylemiyor, ikide bir de ateşleniyor, grip oluyor, burnu akıyor diye kendimi yiyip bitirdiğim günlere son veriyorum. Bunlar aslında diğerlerini düşününce ne kadar küçük sıkıntılarmış meğer.

Canı sağ ya, aklı başında ya, dermansız bir derdi yok ya...

Gözü görüyor, kulağı duyuyor, eli ayağı tutuyor ya...

Ya Allah aşkına daha ne istiyoruz bu çocuklardan???

Ya lösemi gibi, talasemi gibi, böbrek yetmezliği gibi hastalıklarla boğuşan çocuklar, her gün hastanelere taşınan ebeveynler... Fiziksel engelli olduğu için daima çocuğunun yanında olması gereken babalar... Çocuğunun eli, ayağı, gözü, kulağı olmak zorunda olan anneler... Onlar ne yapsın?

Neymiş oğlumun bacakları, elleri kısaymış. Varsın kısa olsun. Önemli olan yüreği büyük olsun. O yüreğe tüm sevgileri sığdırıp etrafına da akıtsın. Yüreğini, ufkunu, aklını geliştirmek elimizde. Biz de bunun için çaba sarf ederiz.

Görüntü aslında şekilci insanlar için önemliymiş. Karşısındakinin fiziksel farklılıklarını kabul edemeyen insanlar, aslında kendileri özürlü (anlama ve hoş görme özürlü) insanlarmış. Ama ne yazık ki çoğu bu durumun farkında bile değiller.

Hayatta neler oluyor neler... Adı bile duyulmamış bir virüs yüzünden sapa sağlam çocuğu bir anda yatağa düşen arkadaşımın yüzü gözümün önüne geliyor. 10 yaşındaki kızının her gün altını bağlıyor, temizliyor. “Hiçbir şeyin garantisi yok. Yarın bizim ve çocuklarımızın başına neler geleceği belli değil” diyor bana acı bir gülümseme ile.

Bir gün iş yerime 18-20 yaşlarında genç bir çocukla annesi geldi. Yeşil kart işlemleri için bizim kuruma da uğramaları ve yazı almaları gerekiyordu. Oğlunun durumunu sordum. Kadının gözlerinden ip gibi akmaya başladı yaşlar...

“Çocuğum ilkokulu birincilikle bitirdi. Cin gibi bir çocuktu. O yaz kamyon çarpınca bu hale geldi” dedi. Çocuğa baktım 5 yaşındaki çocuğun hareketlerine benziyordu davranışları. Masamın üzerindeki delgiyi aldı. Kendi kendine gülüp, açıp kapamaya, garip garip hareketler yapmaya başladı.

O anda yüreğime bir bıçak saplandı. Derece için okulda mücadele eden, çocukluğunu gönlünce yaşayamayan, bazen elimde olmadan zorladığım, kendisinden çok şey beklediğim, kimi zaman çocuk olduğunu unuttuğum kızım geldi aklıma. Karşımda birden garip davranışlar yapar, ağzından salyalar akarken gördüm!

Aman Allah’ım, oturup şükredeceğime; her gün daha fazla beklenti içinde olduğumu fark ettim. Utandım. Kızdım kendime.

Bugüne kadar çocuklarıma yönelik yaptığım şikayetlerim yüzünden yaratanımdan af dilemek, şükretmek, ağlamak istiyorum.

Hipokondroplazi olasılığı yüksek oğlum için az ağlamadım. Ama zamanla çevremde gördüğüm daha acımasız hastalıklar, görüntüler şükretmeyi öğretti bana.

Çok daha kötü durumda olan insanlar var. Hepimiz birer özürlü adayıyız. İnsan sonradan da sakat kalabiliyor. Bunu hiç unutmamak lazım.

İnsan kendi çocuğuna toz konduramıyor. Hep başkalarının başına gelir ama bize yok canım uğramaz, yakınımızdan bile geçmez diye düşünürüz. En azından benim için öyleydi. Ama hayat bu, sürprizlerle dolu, ne zaman ne gelecek başımıza belli değil. Bir akrabamızın çocuğunun kan testlerinin sonucu bir ay öce normal değerlerde iken; bir ay sonra lösemi olduğunu öğrendiler.

Vücudun dengesinin ne zaman, nasıl bozulacağı hiç belli olmuyor. “Benim sülalemde yok, kendime ve aileme çok iyi bakıyorum, başıma gelmez” gibi düşünceler de faso fiso. Öyle bir geliyor ki apışıp kalıyorsunuz. Eeee, sonra bir süre inatla kabullenmek istemiyor, isyan ediyor, günlerce ağlıyorsunuz. Ama zamanla isyanın yerini sessiz bir kabulleniş alıyor. Sonra evladınız için gereken neyse onu yapmaya çalışıyor, çareler arıyorsunuz.

Vicdanımla yüzleşmemi, yeniden şükretmemi sağlayan bir durum yaşadım yine. Sizlerle paylaşmak istiyorum.

Çarşamba günleri bizim ilçede pazar kurulur. Akşam iş çıkışı pazara gittim. Sebzeleri inceleyerek, fiyatlarını sora sora ilerlerken güler yüzlü bir pazar satıcısı bayanda karar kıldım. Güler yüz benim için çok önemlidir. Selam verip kiraz almak istediğimi belirttim. Kadın kirazı tartarken arkadan gelen ses dikkatimi çekti. “Anne çabuk ol yağmur yağacak, hadi toparlanalım” diye bağıran 4-5 yaşlarında tekerlikli iskemle gibi (biraz ilkel, kendileri yapmaya çalışmış belli) bir araçta oturan cılız oğlan çocuğunu gördüm.

İlk olarak ayakları takıldı gözüme. Tanrım, belden aşağısında bacak yoktu. Bele nerdeyse bitişmiş minicik ayaklara baktım kaldım. Adeta dondum. Bacakları normal ölçülerinden kısa diye üzüldüğüm oğlum geldi gözümün önüne.

O anda “Allah’ım” dedim “ben ne yapıyorum?”. “Affet beni Tanrım.” Bu insanlara göre aslında ne kadar şanslı olduğumuzu gördüm. “Benim oğlum yürüyebiliyor, koşabiliyor affet beni Tanrım” dedim içimden. “Ne olur affet”.

Oğlum sırf estetik açıdan olumsuz görünüyor diye üzüldüğüm, ağladığım günler geldi aklıma. Utandım. Elimde olmadan göz yaşlarımın aktığını fark ettim. Kadının çocuğuna dönüp konuşmasını fırsat bilerek göz yaşlarımı sildim. Çocuğuna acıdığımı düşünmesini istemedim. Kendimi toparlamaya çalıştım.

Satıcı bayanın çocuğu ile olan konuşması ilgimi çekti bu sefer. Kadının “tamam aşkım üzülme sen, bu teyzenin de işini göreyim gideceğiz hemen” dediğini duydum. Arabasının yanına gidip şapkasını taktı, sevgi ile yüzüne bir öpücük kondurdu. Karmakarışık olmuş bir halde teşekkür edip, gözlerimi kaçırarak oradan ayrıldım.

Yolda yürürken göz yaşlarımı tutamıyordum artık. Eve kendimi nasıl attım bilemiyorum. Oğluşum eve gelmişti. Oğluma sıkı sıkı sarılıp ağladım. Allah’a bir kez daha şükrettim. Bizim düzelme şansımız var. İleride çok meşakkatli de olsa kemik uzatma operasyonu yapılıp 20-30cm daha uzama imkanı var. Ya onlar?

O çocuk, annesi babası ölürse hayatını nasıl sürdürecek diye düşündüm. Ağladım, ağladım… Zaten bu aralar hep ağlıyorum. Seviniyorum ağlıyorum, mutlu kutlamalarda ağlıyorum, hasta çocuklarla karşılaştığımda ağlıyorum. Anne olunca ne kadar da değişiyormuş insan.

Ya evlenmeden önce? Çok farklı bir insandım. Kendinden başkasını kolay kolay düşünmeyen, nazlanmaya, şımartılmaya alışmış evin küçük kızı. Bir kadın için çocuğunun doğumu milatmış ve kadın anne olunca gerçek kişiliği oturuyormuş, bunu öğrendim.

Bu tür görüntüler beni mahvediyor. O çocuğun anne babası pek çok insandan daha yüce benim gözümde. O kadın, eli öpülesi kadın bir de ekmek kavgasının derdinde. Ne zor şartlar, ne zor hayatlar yaşayan insanlar var.

Ve gelelim bizlere, bir iç hesaplaşması yapalım kendimizle. Bir çoğumuz, burada nete girip yazabiliyorsak; ya Internet bağı olan bir yerde çalışacak kadar yada evimize bilgisayar alıp, Internet taktıracak kadar şanslıyız; ortalama, belki de ortalama standartların üstünde bir ekonomik güce sahibiz demektir.

Bir çoğumuz üniversite mezunuyuz. Belli hayat standartlarına sahibiz. Çocuğumuzu hasta olduğunda çocuk doktoruna götürebiliyoruz. Tatile çıkabiliyoruz. Evimiz yada arabamız var. Çocuğumuzu kreşe gönderebiliyoruz.

Türkiye’de yüzde kaçlık dilime giriyoruz hiç düşündünüz mü? Bu şanslı yüzdenin çok düşük olduğuna eminim.

Bizler bazen farkındaysanız ne kadar küçük şeyleri dert ediyoruz kendimize. Başta ben geliyorum sanırım. “Oğlum öksürdü, kızım hapşırdı, ne olur yardım, bir fikir lütfen.” Yada tatile gideceğiz; aylar öncesinden dert alır. “Hangi bilmem kaç yıldızlı otelde tatil yapsak? Aaa çocuk mönüsü yok mu, ay yoksa çocuk havuzu da mı yok, olmaz o zaman. Hangi bezi kullansam. Ay X bezi biraz sızdırdı. Kızımın yada oğlumun değerli poposu pişik oldu. Hangi kremleri kullansam acaba? X marka yok, XX marka, yok yok daha iyi bir marka vardır...”

Ya o popoları daha bir defa hazır bez görmemiş çocuklar... Onların günahı ne?

“Ay Avrupa kolejinin kontenjanı dolmuş. Kent Üniversitesi kolejine mi yazdırsam? (Bilmem kaç bin dolarlık özel okula mı göndersem), ay karar veremiyorum. Uykularım kaçıyor.”

Yada “Oturma odamı değiştirmek istiyorum. Ay hangi rengi seçsem; fıstık yeşili, turuncu, yok lila daha iyi. Peki ya hangi marka mobilya alacağım ben? Bunu yazan arkadaşı hatırladınız mı? Neyse hatırlamayanlar için yazıyorum; o da bendeniz oluyorum. Evinde oturacak bir divanı bile olmayan insanlardan bu yazdıklarım için özür diliyorum. Ama bu insanlar için özür dilemekten, onlara acıyıp, göz yaşı dökmekten daha fazla şey gelmeli elimizden diye düşünüyorum.

Örneklere devam ediyorum. “Hangi ciğeri versem, ay kırmızı et yemiyor, ağzına köfte sokamıyorum.” (Allah’a şükür evimize et girecek kadar kazanıyorum diye şükredeceğimize). Ya hiç kırmızı eti daha ağzına koyamamış bebeler... Offff! bu örnekler sürüp gider. Şimdi bana belki de kızacaksınız. Diyeceksiniz ki; “Bizim suçumuz ne? Çalışmak mı, okuyabilmek mi, şanslı doğmak mı? Hayır, elbette değil. Hiç kimse bu konuda sizi, beni kınayamaz.

Benim anlatmak istediğim her çocuk hayata eşit şansa sahip olarak başlayamıyor (bu sağlık olabilir, ekonomik yönden olabilir, sosyal açıdan olabilir). Yanlış anlaşılmasın. Her çocuk eşit şansa sahip olarak dünyaya gelmiyor derken ben, Allah’ın adaletini sorgulamıyorum. Sorgulamayı da düşünmedim hiç. Elbette yüce yaratanın bir bildiği vardır. En doğrusunu o bilir.

Bazen kendi dertlerimize fazlaca dalıp diğer insanların varlığını unutuyoruz. Çok küçük şeyleri kendimize dert edinebiliyoruz. Bunu vurgulamak istedim.

Bu yazımla elimizdekilerin değerini bilip, şükretmemiz gerektiğini bir kez daha hatırlatmak istedim. Yoksa kimseyi yargılamak haddime değil. Herkes vicdanı ile baş başa. Sadece o pazarcı kadını ve oğlunu gördükten sonra lokmalar diziliyor boğazıma.

Her sabah farkında olmadan oğlumu giydirirken bacaklarını ölçer biçerim. Bu alışkanlık haline geldi bende. O günden beri yapmıyorum artık. Bacaklarını incelememeye çalışıyorum. Öyle bir zaman gelecek ki; bakmaya da gerek duymayacağım. Düzelsin yada düzelmesin. Bunu bir gün başaracağım.

Verdiğim örnekleri üzerine alarak kimse şahsi mesele yapmasın, alınmasın. Yada alınalım lütfen. Alınalım ki; bazen ne kadar küçük şeyleri dert edip, kendimizle ne kadar fazla haşır neşir olduğumuzu anlayalım. Bu dünyada anne baba olan, çocuğu hasta olan, üzüntüler yaşayan sadece bizler değiliz.

Bir de alınan malda, kazanılan kazançta bunlara sahip olamayan, muhtaç insanların hakkı varmış gibi geliyor bana (kendi şahsi düşüncem). Yeri geldiğinde imkanlarımız ölçüsünde onları da düşünüp, onlar için de bir şeyler yapabiliyorsak ne mutlu bize.

Şu anda dünyanın dört bir tarafında, hastanelerde, çocuğunun başında, gözleri nemli, dua eden; evine, çocuklarına bir ekmek bile götüremeyen nice ana babalar var. Onları da unutmayalım, hepsi için dua edelim. Elimizden ne geliyorsa esirgemeyelim. Ve bir kez daha halimize ŞÜKREDELİM...

Üzdüysem affola.

Her şeyin başı sağlıkmış...

 

Sağlıcakla kalın.

   (Nam-ı diger Aykız)


Tarih: 12:45, 19/4/2006 Kategori: edebiyat
Yorum (5) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->










Free Music - Music Lyrics
Free Music
Free Music - Music Lyrics
Whats Your Google PageRank?